Şiirin 7 Kuşağı

Hazırlayan: Zeki Çelik

KASIM 2011

 

Küçük İskender

iŞiirin fiziksel ve kimyasal özelliklerini açıklayabilir misiniz?

Neşe Yaşın

Bir şiir ne zaman biter? Onun artık bittiğine ve öylece yaşaması gerektiğine hangi noktada karar verirsiniz?

Turgay Kantürk

Şiir yazmasan olur mu?

Abdullah Nefes

Okulu olmayan belki de tek sanat dalı şiirdir. O zaman şiir yazmak nasıl öğrenilmeli?''Şiirin mektebi şiirdir '' tanımından yola çıkarak şiirin öğretmeni kimler olabilir ve nasıl?

Ertan Mısırlı

Tomris Uyar'ın, 'Varlık' dergisinin 1983 sayısında Edip Cansever, Turgut Uyar, Cemal Süreya ile yaptığı " Yaş ve Şiir Üstüne Söyleşi "de Cemal Süreya genç şair üzerine şunları söylüyordu : " Bugünlerde bir şiir kıpırtısı var. Daha doğrusu bir şair kıpırtısı var. Bu, bizim çıktığımız döneme bazı bakımlardan benziyor, bazı bakımlardan hiç benzemiyor. On sekiz-yirmi yaşlarında bir sürü genç çıkıyor her yıl, şiiri şiir olarak görmeye çalışarak şiire sarılıyor. Ama ne bütün bir geçmişin sentezini yaparak ortaya çıkan bir şair var henüz, ne de yeni bir yönseme. ' Bir kumaş ilk metresinden bellidir' derler ; bir şair de öyledir, gelişinden, adımını atışından bellidir :'Yeni bir şair işte!' dersin...Bunlar sanki gelecek yeni bir şairi müjdeliyorlar gibi geliyor bana"... Turgut Uyar'a göre :" gençler yalnızca (geçmişteki) şiir mirasını kullanıyorlar, (fakat) o mirası yeni bir dünya görüşüyle, yeni bir duyarlıkla günümüze uygulamıyorlar ...hatasız şiir yazıyorlar, ama mükemmeliyet ararken kişiliklerini yitiriyorlar."  Cansever'se aynı söyleşide şöyle söylüyor : " Tabii iyi şiir yazan tek tek şairler var bugün. Tümel açıdan konuşmak olmaz. Ne var ki günümüz şairleri - istersen gençler diyelim - şiirin huyunu ve suyunu pek iyi bilemiyorlar. Soyunu bilmiyorlar çünkü Cemal'in yazılarında değindiği gibi, hep en son istasyondan atlıyorlar trene. Daha önceki kuşakların, bir önceki kuşağın yaptığını değerlendirmeden, en son atılımın arkasından gidiyorlar. Bu bir hata. Bir de, kendi huylarını, mizaçlarını bilmiyorlar. Kişilik şiirde böyle kurulur oysa. Kişilik, ne şiirin temasında, ne konusunda, ne de diğer öğelerindedir, çok derinlerdedir ; onu ancak bir huyda, mizaçta bulabiliriz. İşte kişiliğin peşine düşmüyorlar, başka mizaçların,başka huyların peşine düşüyorlar..."

Bu söyleşiden yola çıkarak, Cemal Süreya'nın, Turgut Uyar'ın ve Edip Cansever'in söylediklerinden bugüne yansıyan şu sonuç çıkıyor ortaya: ' Gençler, işçiliği olan bir şiir oluşturabilmekte ama bir bütün olarak kişiliklerinin damgasını vuramamaktadırlar yazdıkları şiire. ' Günümüz edebiyat ortamını düşündüğümüzde bunun nedenini 'dışlanma korkusu'nda arayabilir miyiz ?

Cemal'in Turgut'un ve Edip'in gölgesinde benim sorum da bu olsun...Şiire emek verenlere sevgiyle...

Yılmaz Odabaşı

Modern dünyada şiirin ve şairin hallerini, edebiyat dükalığını ve lobilerini ; edebiyatta iktidar olgusunu nasıl değerlendiriyorsun?

Zeki Çelik

Şiir, yaşanan dönemin gereksinimlerine göre biçimlenip, kimi zaman da dinamik yönüyle toplumsal değişim sürecinde belirleyici olup öğrenmeye, geliştirmeye ve olumsuzlukları olumluya dönüştürmeye katkıda bulunup dünyamızı zenginleştirir mi? Şiir, dilin, yine dil aracılığıyla kendi kendini aşması mıdır?

 

 

Burçin İvren

 

 

1986 Aydın doğumlu. 2008 yılında 9 Eylül Üniversitesi İlköğretim Matematik Öğretmenliği bölümünden mezun oldu ve aynı sene kadrolu ataması gerçekleşti. 2011 yılında Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünü birincilikle kazandı. Şimdiye değin  kişisel gelişim, mistizm, tıp, edebiyat ve müzik  alanlarında, alanında uzman isimlerle gerçekleştirdiği röportajlar nette ve basımda yayınlandı.Şiire ilgisi ise daha çok yeni.  Ortalama bir-bir buçuk yıldır şiir üzerine araştırmalar/okumalar yapıyor ve şiir yazıyor.

Röportajları

Dünyaca Ünlü Yazar Alain de Botton ile Söyleşi
Türkiye’nin en çok satan yazarı Sinan Yağmur ile Aşkın Gözyaşları         
Prof. Dr. Angus Gellatly ile Zihin ve Beyin    
Prof. Dr. Selim Şeker ile Elekromanyetik Dalgalar  ve İnsan Sağlığına Etkileri   
Prof. Dr.  Gazi Özdemir ile Din ve Beyin    
Doç. Dr. Haluk Berkmen ile Kuantum Fiziği   
Prof. Dr. Doğan Cüceloğlu ile Gönlünün Muradını Yaşamak   
Müzisyen Jehan Barbur ile Söyleşi  

 

Küçük İskender: Şiir; sözcüğün ruhunu giyerek her an yaratıldığı bir parlamadır. Ve elbette ışığın görünen miktarından ve şiddetinden konuşabileceğimiz gibi,  ‘yok’ un  bir patlama ile ‘var’ a dönüştüğü o gizemli süreci de inceleyebiliriz.

Ve bu anlamda şiir bir çok başlık altında irdelenebilir. Örneğin Türk Edebiyatı Dönemleri,  Dünya ve Batı Edebiyatı ve Edebi Akımlar gibi. Kuşkusuz bu ana konuların kendi içinde de başlıklara ayrılması fiziksel ve kimyasal değişimlerin, geçişlerin ve başkalaşmanın bir ürünü.

Şiirin kendi içinde başlıklara ayırmamıza veri sağlayan dışa vurum biçimini fiziksel özellikler ve bu özellikleri bir sonuç olarak doğuran dönemin siyasi, felsefi ve toplumsal yapısını şiirin kimyasal özellikleri olarak ele alıyorum.

Ve aynı mantık ile yazıcının kendi ve toplum ile ilişkisinde yaşadıklarını şiirini oluşturan kimya  ve bu kimyanın varlık kazandığı metin kurgusunu ise şiirin fiziksel yanı olarak ele alıyorum.

Şiirin kimyasal ve fiziksel özeliklerinin neler olduğu ise ele aldığımız başlığa göre değişecektir. Söz gelimi,  19. Yüzyılda ortaya çıkan realizmin şiire yansıdığı Parnasizm akımı ile yine bu akıma tepki olarak doğan Sembolizm akımının oluşumundaki kimyasal özellikler ve şiirde yarattığı fiziksel özellikler elbette farklı olacaktır.

Dolayısı ile bu soru bir çok parantezi yanında getiriyor.

Neşe Yaşın:  Benim şiirim, ruhumun sakinleştiği, gecenin içinden çektiğim tüm sözcüklerin içimdekini karşılık geldiği yerde biter.  Ve artık sözüm; düş ve düşün ile karılıp, sızım olanı iyileştirerek, uzayan boşluğa salınmıştır.

Turgay Kantürk:  Hayatta, bazı ihtimaller sıfırdır.  Ve bu da onlardan biri.

Abdullah Nefes: Evet kabul edelim bazıları özel doğar. Bazıları tıpkı kayalar, vadiler ve denizler gibi, yeryüzünde görkemli resimler açar. Ve yerle gök arasındaki uçuşan küçük kuşlar da büyük resmin tamamlayıcısıdır. Bir deniz, yer örtüsünde kıvrılıp kendini maviye nasıl yazar ise, insan da doğrulur büküldüğü yerden ve kendini-kendi eserini yazar.

İnsanın tabiatından gelen o seste kelam ve kalem yok ise, yazmayı öğrenilir kılan her şey başarısızlığa mahkumdur. Çünkü yazmak bir kadın gibidir. Çünkü ancak bir kadın kendi parçasını doğurabilir.

Ve şiir yazmayı öğrenmek… İnsan ilkin kendini öğrenmeli. İç algılarının dalgalanışını, kalbinin evren karşısındaki atışını... İnsan ilkin kendini okumalı. Çünkü bu, eşsiz yanımızı fark etmektir. Çünkü bir yazıt- binlerce kez yazılmıştır oysa-  ancak ‘ben ve eşsiz’ olanı aksettirebildiğinde ve böylece en derin katmanlarına ulaşabildiğinde hayatın işte o zaman şiirin de üstünde bir üst dil olmaya soyunur ve  varlığını sonsuza ulaştırır.

‘Şiirin mektebi şiirdir’ sözüne ise çok katılmıyorum. Çünkü şiir, kendini sadece şiirden var etmeyecek kadar uçsuz ve bucaksızdır.  Bunun içine varlığı isimlendirilmiş her konuyu ( genel başlığı ile bilim, mitoloji, felsefe, sosyoloji, tarih … vb. )  katabileceğimizi düşünüyorum. Ve bu donanımı elde etmek bir çok alan üzerinde özverili bir şekilde çalışmış olmayı ve ayrıca estetik bir haz yaratabilecek şekilde şiirsel metine damıtmayı içerir.

Şimdiye değin yazılmış şiirler kuşkusuz bize fikirler verecek ve algımızı genişletecektir. Önemli şairler geçmişi ve şimdisi ile bize yol gösterecektir.

Ancak şiirin mektebi şurasıdır şeklinde bir adres veremeyeceğim. Çünkü biliyorum ki o adrese gittiğinizde orada şiir ile değil bir silueti ile karşılaşacaksınız.

Ertan Mısırlı: Metin içeriğine bütün olarak ele aldığımızda şiirde güçlü isimlerin genel olarak gençleri şu başlıklar altında eleştirdiği görüyoruz: ‘Evet gençler istekli ancak ya yeni bir şiir oluşumunda kendi seslerinin yakalayamayışları ya da şiiri bugüne taşıyan serüvenden bihaber olmaları nedeniyle eksikler.’ Ben bir gencim ve belki de şuan röportajı yapılmakta olan arkadaşlarımız arasında şiir ile daha geç tanışan geç tanıştığı için de şiirde yeni olan biriyim.  Ancak büyük şairlerimizin o/bu zamanki gençlere olan eleştirilerini haklı ve yerinde buluyorum.

Ve ayrıca kendime ait bir üst dil kurmakta ısrarlıyım. Bu konu hakkında ‘dışlanma korkusu’ hissetmiyorum.  Çünkü bizzat dışarıda kalmak istiyorum. Sesimin diğer tüm seslere uzanıp  ‘benim ismim’ le asılı durması için yazıyor iken,  yazgım olan yazımı nasıl aynılaştırabilirim ki?
Ancak bazı cesaretlerin karşılığı olarak şiire yıllarını vermiş emek dostlarının biz gençlere şans vermesi, bize yer ayırması gerekiyor.  Bu belki okunması gereken kitapların listelerinin bize verilmesi, şiirlerimizin kendine has dokusunu zedelemeden yönlendirilmesi, güven verici bir sohbet ve saygın dergilerde şiirlerimizin yayınlanması şeklinde gerçekleşebilir.

Yılmaz Odabaşı:  Ben henüz edebiyatın içinden biri değilim. O nedenle bir gözlemci konumumdan cevap vermek istiyorum.

Aynı siyasi düşünce, aynı dünya görüşünden olan sanatçıların gruplaştığını görüyorum. Ellerindeki kaynaklar  ile (bu bir tv kanalına çıkmak, radyo programına katılmak, dergide yer almak, yapılan yarışmalarda ödül almak, birbirinin kitaplarının tanıtımını yapmak, aynı şiir etkinliğinde yer almak … vb olabilir) birbirlerini karşılıklı olarak desteklediklerini ve yükseltmeye çalıştıklarını görüyorum.

Ben, bu çembere dahil olmak için benzer şiirler yazanları görüyorum. Hatta şiirleri başarılı olmasa dahi, yoldaş maksadı ile birbirlerine geçit verdiklerini görüyorum.

Ben, edebiyat dünyasında kadın yazar ve şairlerinin az sayıda olduğunu görüyorum. Edebiyatı erkek egemen bir sanat dalı olarak algılıyorum.

Ben, çoğu şaire sorsanız şuan iyi bir şair var mı diye hepsinin ‘yok’  dediğini görüyorum.  Ve şaşırıyorum, herkesin burada olduğu yerde kimsenin burada olmadığına.

Ben, edebiyatçıların,  popüler kültüre hitap eden eserler yazmak ve yazmamak hakkında iki seçenekleri olduğunu düşünüyorum.  Daha sessiz ve ağır yolu tercih edenlerin popüler kültüre hayıflandığını görüyorum. Ama yine de en güçlülerin, bu iki seçeneği yüksek bir zeka ile harmanlayanlardan çıkacağını düşünüyorum.

Biraz önce saydığım sebepler ile medyanın, bir yazarı devleştirme kudretinin olduğunu görüyorum. Çoğu okuyucunun çok satanlara yöneldiğini ve niceliğin niteliğin önüne geçtiğini görüyorum.

Bazı yazarların topluma bazı fikirleri empoze etmek amaçlı ‘yapılmış’ olduklarını görüyorum.

Bir ilkle ortaya çıkmış  ve çok satmış bir kitabın benzerlerinin de kısa sürelerde raflarda yer aldığını görüyorum.

Yayıncılığın giderek arttığını, kitap basmanın kolaylaştığını görüyorum.  Ve bu sebeple okuyucu kitlesinden daha fazla bir yazar/şair kitlesinin gelmekte olduğunu görüyorum.

Ve en başta belirttiğim sebepler nedeni ile bazı sanatçıların hak ettiği yerlere gelemeyebileceklerini düşünüyorum. V e yine aynı sebepler ile hazırlanan yıllıklar da dahil olmak üzere yayıncıların, şairlerin eserlerine/isimlerine  yer  vermediklerini  duyuyorum.

Metinlerin çalındığını ve yabancı eserlerden uyarlamalar yapıldığını duyuyorum.

Ve tüm bu karmaşanın oluşunu kirli ancak doğal buluyorum. Çünkü en basit tabiri ile adam kayırmacılık bizim günlük hayatta bile karşılaşabildiğimiz bir durum. Ve biz edebiyat  gibi koca bir sektörden bahsediyoruz. İçinde siyasetin ve bir tür ticaretin döndüğü bir alandan. Uğraş veren kitlenin geçmişten kat be kat daha fazla olduğu bir alandan.  Dolayısı ile bahsedilen ‘lobi-dükalık-iktidar olgusu’ nun  ve bu karmaşanın bir çıkış yolu yok.

Ve toparlarsam şunu söyleyebilirim: Her şey zıddı ile savaşarak varlık kazanır. Dolayısı ile olacak bunlar. Ve olsunlar.

Zeki Çelik: Söz yetkidir.  O bir tür yankıdır ve insan zihnine çarptığında artık bir şeyler yerinden oynamıştır.

Şiir, sözün üst dilidir. Ve insan kitlesine çarptığında yaydığı hareket belli bir eşik değerine ulaşıncaya kadar görünmeyecek olandır.  Ve bu sizi yanıltmasın.

Şiirin kitlelerin düşünüşünü yönlendiren, toplumsal değişime ivme kazandıran bir kuvveti vardır. Çünkü o kitlenin ortak hafızasından çıkandır ve şairini seçip söze dönüşmek zorundadır.

Ve bunun yanında bazen şiir, çoğunluğu karşısına alıp kendi tek sesini var etmek ve kitle toplamak için de yazılır. Bu, red edilmişliğin ve cezanın baskıladığı her şeyi edebiyat üzerinden var etme ve yükseltme çabasıdır.

Dolayısı ile evet, şiir bir dönüştürücüdür.

Ve diğer soru için şu tanımı yapabilirim: Şiir kendini aştıkça aslına dönüşen şeydir.

 

Vakti

soluk mavi noktadır, uzakların
nice parçaları toplayıp kendinde
içine delik, karanlığı seğirten
belirir de karşımda
anlarım
vaktidir, ağıllarımdan çekilmenin
***
ey biriken yazıtlarımın mührü
sessizler içinde dolanıp çoğaltan sesi
***
vakti banadır
döndürülmemin
başladığım ‘O’ yere

 

 

Burçak Durak

 

 

06.07.1978 İzmit doğumlu.

Doğduğu şehri hep sevdi, ama bunu şehrine hiç söylemedi.

Şiirle tanışması babasının kitaplığındaki Nazım Hikmet ve Atilla İlhanın kitaplarına dayanıyor. O zamanlar babası okuduğu için bilmek ve anlamak istediği, âşık olup acı çektiğinde ise Cemal Süreyyalara dayandığı zamanlara…

Sonrası, parmakları kanamaya başladığında oldu. Parmak uçlarındaki yaralar kaşınmaya başladığında yazmaya başladı.

Her şairin tanımladığı hükümsüz diye başlayan şiirlerim yok benim diyor. Tam aksine tüm harflerim HÜKÜMLÜDÜR diye tanımlıyor şiirlerini ve denemelerini.

11.05.2011 tarihinde ilk kitabı olan “Hiç Bu Kadar Susamamıştım Sana” adlı deneme kitabını çıkardı.  Şimdilerde, bir roman üzerinde çalışıyor. Ama şiirden asla vazgeçmediği hiç sürekli şiir dökülüyor yüreği…

Ve diyor ki;

- Parmaklarımı kangren yapana kadar yazmak istiyorum. Şair değil, yazar hiç değil…

Minicik bir kan tutucuyum…

Hepsi bu…

 

Küçük İskender: Şiir, neyin peşine düşmüşse onun fiziğine bürünür o an. Düşen bir yaprak, bedeni olmayan rüzgâr. Bir ayrılıkta, çölden de hızlı soğuyan sevgili kalbidir şiirin fiziği. Değişkendir, kendini yenileyendir. Aynada görünmez o fizik, belki de aynanın arkasındaki sırda saklıdır...

Şiirin kimyası ise; sokakların kendisine ait olmadığına aldırmadan, bir sokak köpeğinin, bulduğu her ağaca sidikle işaret koyma derdinden bir türlü vazgeçmemesidir…

Neşe Yaşın: Her şiir, kendi göbek bağını kendisi keser, yazanıyla. Sesini, soluğunu ve bedenini bulduğunda ve o noktadan sonra her müdahale ettiğimde, suratı asıldığını gördüğümde, anlarım ki, o artık ben olmadan da bir başka kalbe yuva kurabilir. Eve gelmesini beklemem o saatten sonra.

Turgay Kantürk: Ben, evrende dünyanın, dünyada Asya Kıtası’nın bir ülkesinde, o ülkenin bir şehrinde, bir kadın olarak yaşıyorum.  Bu yer kabuğunda edindiğim bilgi beni de içine çeken, sınırlayan, daraltan, kabuk ören bir hale dönüşüyor zamanla. Kabuğumu çekişle değil, de şiirle kırıyorum dize dize. Şiir yazmasam, hiç durmadan daralır bu kabuktan dünyam ve boğar beni sanıyorum. Şiir yazmak isyanımdır belki de. Belki de ölü ve yaralı vermediğim tek eylemimdir, hep tek başıma, ışıksız evime döndüğüm.

Abdullah Nefes: Her şair, kendi şiirinin mektep binasıdır aynı zamanda. Katları kâğıttır, kalemdir ve her türden kitaptır. Merdivenleri bir önceki şairleridir, basamakları onların dizeleri. En üst sınıfa gelindiğinde, dünyanın giydirdiği gömleği çıkarıp atmaktır o mektepte. Kendinde olan öze ulaşmak da diyebiliriz. Yaksa, edebiyat fakültelerinde yaşardı her şair ve diplomalarını asarlardı duvarlarına...

Ertan Mısırlı: Bir edebiyat dergisinde yer alan şairlerle, diğer bir edebiyat dergisinde yer alan şairler, hemen hemen hiç değişmiyorsa, bunun yarattığı bir ayrımcılık da olur haliyle. Bazıları her durumda içeride, bazıları durmadan dışarıda tutulurlar. Bilinen şairleri yayımlamayı, dergini satmasına kadar da indirgedikleri, bilinen bir şeydir zaten.

Garip olan, bu merkezci yaklaşım, adeta edebiyat dergiciliğini de tüketen nedenlerden biridir.  Bu hal, asla ‘içine’ gidilmeyecek, gidilse de, kapısında bozgunla dönülecek bir korku yaratıyor, genç şairlerde.  Bu ‘orada, o dergide’ var olma derdi, geçleri kendilerini kabullendirmenin bir aracı olarak, ‘içerdeki’ şairleri taklide kadar götürüyor. Şairle fotoğraf çekmek, yanında görülmek, içki masasını paylaşma da cabası…

Belki tersten bakmak lazım. Cemal Süreya, Edip Cansever, Turgut Uyar’ların dünyasından farklı bır dünyada yaşadığımızın farkına varıp, konuyu buradan irdelemek de daha doğru olur. Belki... At zamanına göre kişniyor.

Yılmaz Odabaşı: Özellikle, şiirle iktidar asla bağdaşmayan şeylerdir. Ben, başkaldıran olarak bilirim şiiri. Günümüzde şiirin düşürüldüğü hal, pazarlanan bir mala indirgenmesinden ileri geliyor kabaca. Bunda şairin payı da az değildir. Nedense, şair şiirini hayatında adeta bir apolet gibi kullanıyor. Rayları kendine bükülmüş tren gibi, nereye gidilirse gidilsin, her seferinde şaire iniyor bütün yolcular. Bunun nedeni ise, pazarın şairi de kendine göre bükmesidir. Vicdanlar derin donduruculara kaldırılmış ve bir kurt sofrasında var olama kavgası içine itilmişlerdir. Kavgası olmaya bir şiir, saman alevi gibidir. Saman alevinin de ateş katında bir hatırı yoktur.

Zeki Çelik: Şiir günümüz Türkiye’sinde, siyasetin bile gerisinde kalmıştır, değil topluma yön vermesini bırakalım bir kenara. Kendimize hah gördüğümüz bir şeyi, etnik kökeni bizden farklı olanlara tanımıyoruz. Aslımız bozuluyor nedense. Toplumu etkileyen değil de her birimizin bulunduğu yeri koruyan şey haline getirildi şiir.

Elbet şiir ruh dünyamızı zenginleştirir. Elbette şiir dilin örsü ve çekicidir. Günlük ihtiyaca cevap veren bir kelimeyi alıp, onu hayali ve rüyası olan canlı haline getirir. Ama bu değişimi bizde yaratması için de, görünen bedenimizden ruhumuza sızması lazımdır. Çok halden anlar kaldık. Çıkmak lazım bu durumdan.

Şimdi şiire düşen görev, bir sızma hareketiyle insanların vicdanına sızıp, orada asi olarak yaşamasıdır. Her türlü ayrımcılık için ve iyi bir dünya için bu gereklidir. Vur emri ile aranmalıdır şiir.

 

İç Sesi 

Dağılmış organlarım var,
yerlere atılmış ve üzerleri ezik…

Baktığımda, yüzümü göremediğim aynalarım,
ve topuklarımın kan üzerinde bıraktığı deri çizgilerinin izi...
Eskimiş parmak uçlarım,
ve ağlayamamış gözlerim var.

Bir dost sesiyle bütünleşmemiş sesim,
sessizliğimin sebebi..

Duyulan sadece,
Bir kedinin miyavlaması...

Susun,
Ses etmeyin,
organlarım hala yaşıyor..

 

Gökay Birkan Sucaklı

 

 

Sancılı bir dönemin yazgısına denk gelir doğumu... 1980 yılının soğuk bir Kasım sabahında dünyanın ışığına gözlerini açmıştır... Hayat denen yanılgının içerisinde şahsına yer edinmeye çalışıp, yüreğine hediye edilen nefesi kararında kullanmayı bilmiştir. Okul hayatı kendisinde derin izler bırakan bir yara gibi geleceğini etkilemiş, ayrıca dışarıda farklı bir dünya olduğu gerçeğini görmesi bu zamanlara denk gelmiştir. İnternet ortamında birçok forumda, edebiyat sitesinde kendi ismiyle ve farklı isimlerle şiirlerini yazılarını paylaşmış.

Yine kendi ismiyle ve farklı isimlerle bazı dergilerde şiirleri, yazıları yayımlanmıştır. Yazar; Kendini bilmezlerin dünyasında, kendini bilen cümleleriyle ayakta durmaya çalışmış, ne kadar başarılı olduğunu görmek üzerine vazife olmuştur. Zaman içinde bulunduğun an'dır deyip, zamanın kısalığına vurgu yapmış... O zamanı kullanma konusunda da herkes kadar hata yapmış(tır)...

Yazardan bir not:

Pusulasız maviliklere açılmak ister ya bazen insan, kendini kaybetmek, kendini saklamak...
Oysa kendi kalabalığından kaçar, oysa kendine saklanır insan...
Ve insanların kendini en rahat bulabileceği şey kelimeleridir.
Kelimelerimiz iç dünyamızın atlasında birer nokta.
Ve bu noktalar düş dünyamızda birer yer işgal ediyor hiç eskimeden...

Kendinizde bir parça bulacağımız bir liman var oysa "KDA"

 

Küçük iskender: Görsel açıdan baktığımızda bir harfler ve kelimeler bütünü olarak görülse de, şiir yazarının ellerinde şekillen çamurdan, kilden bir kap gibidir. Yani şekli veren ne kadar iyi düşünebiliyor ve usta ise eseri de o denli başarılı, anlamlı ve insanı içine çeker.

Kimyasına gelirsek, şiir; yazarının elinde büyüyen, yaşayan bir canlı gibidir bana göre. Tanrı gibidir bazı insanlar, bazı yazarlar… Şiiri düşünür, şiiri yaratır, şiiri yaşatır ve şiiri öldürür… Her ölü ardında güzel bir eser bırakmaz, bırakanlar için konuşursam… Ki ben yazmanın dışında bir okuyucu olarak bu ölüleri yani şiirleri mezarlıklarından toplamayı ve onlarla konuşmayı severim.

Neşe Yaşın: Şiirin başlangıcından sonuna, ilk harfinden son harfine kadar şöyle bir baktığımda evet bu beni anlatıyor, etrafımdaki bir durumu, bir olguyu ifade etmiş, beni kendine bağlamış içine çekip saklamışsa, bir imgeyle beni doğurmuş, yaşatmış, sarhoş etmiş, ağlatmış ve hatta öldürmüşse bu şiir bitmiştir yani olmuştur. Ama sadece olmak ve onu öylece bırakıp yaşantısını seyretmek bana göre terstir…

Şiir ölür demiştim ve mezarlıklarından bu şiirleri toplamayı severim demiştim okumak adına... Bence şiir olduktan sonra yaratıcısının elinde ölmüştür ve aynı bazı insanların inancında olduğu gibi ölümden sonra yaşamına devam eder… Bu yaşamı yani o şiiri yakalamak, özümsemek, içinden geçenleri biriktirip biriktirip harcamak herkesin elinde olabilecek bir şey değildir diye düşünüyorum.

Turgay Kantürk: Olur, şiir yazmam kendimi denemeye veririm. En azından kendimi geliştirmek adına tabiî ki.

Şaka bir yana, ben yazmak istemiyorum desem o illaki bir yerde aklımın köşelerinden harf harf kelime kelime fırlar gelir. Hani şu ilham dedikleri şey bu olsa gerek. Ama sırf ilham geldi diye yazmakta elbetteki olmaz… Bazen içinden geçen duygularının bütünü bir şiirde ifade etmeği duyar insan, işte o zaman yazılmış olmak için değil, yaşanmış ya da yaşanılacak olan için yazılır şiir ve yazılmalıdır da…

Abdullah Nefes: Şiir yazmanın öğrenilecek bir şeyden ziyade insanın içinde büyüyen, insanın duygu ve düşüncelerinden beslenen bir olgu olduğunu düşünüyorum. Evet okulu olmayan tek sanat dalı belki de şiir. İnsanların şiirden ne anladığını ya da Edebiyat fakültesi mezunu bazı arkadaşların şiir diye kendilerini paraladıklarını düşünürsek bu işin okulla olmayacağını görmek sanırım çok zor olmasa gerek. Şiirin mektebi şiirdir, nasıl ki; harflerin mektebi kelimelerse bizden önceki yaratıcılarında bu konuda bize aksettirdiklerine bakmalı derim. Farklı bakış açılarını (iyi ya da kötü) tatmak, yeni duy’lar elde etmek yazan insanlara zarar vermeyecektir. Ayrıca kendi kalıplarını, üsluplarını geliştirmelerinde de yardımcı olacaktır diye düşünüyorum. (Tabi ki esinlenmeleri ve etkilenmeleri bunun dışında bırakarak)

Ertan Mısırlı: Teknolojik imkanların bize sınırsız bir nimet olarak sunulduğu zamanlardayız… Yani eskiye ulaşmak ve araştırmak daha kolay önceki zamanlara göre. Ancak günümüz yazarlarında ve şairlerinde ortak bir sorun var. Hazırcılık! Kendi kalıplarını ve mizaçlarını ortaya koyamıyorlar. Süslü imgelerle veya kelime oyunlarıyla okuyucuları kendilerine bağlamaya çalışanlar var… Dolayısıyla birçok hazır yiyici sınıfında okuyucu kazanıyorlar yani dikkatsiz sadece okumuş olmak için okuyan okuyucular. Onların doyum sınırı farklıdır diye düşünüyorum. Yani bir süre sonra okuyucuların beklentileri artıyor ve siz daha iyi yazmaya çalıştıkça (ve kendinizi kaybettikçe) artık iyi’lik kavramını kaybediyorsunuz. Unutmamak gerek ki dünyada milyarlarca insan var ve hepsinin düşünce yapısı çok farklı, bakış açıları, düşünceleri, duyguları… Şiir insanları bazı ortak duygularda birleştirmeyi de amaçlar… Ancak günümüz genç şairlerinin çoğu sadece popülerlik ve adlarını duyurma telaşesi içine girmiş bir güruhtan oluşuyor. İşin içine sosyal medyayı da katarsak durumun vahametini görmemek elde değil diyorum ben. Yazılanların bir çoğunda şairler, yazarlar benliklerini oturtamıyorlar ve tabiri caizse tribünlere oynuyorlar… Ayrıca belli bir topluluktan dışlanma korkusu da çabası… Yani aslında yazar okuyucu kitleye değil belli bir kısma veya kendine hizmet ediyor.

Yılmaz Odabaşı: Modern dünyanın imkanları sınırsız ancak artık şairler ve okuyucular şiire daha nesnel yaklaşıyorlar. Yani elle tutulur gözle görülür olsun istiyorlar ancak içindeki derinliğin kaybolmasını engelleyemiyorlar. Bu durumda bir süre sonra şairin kısır bir döngü içerisinde kendi kendini yitirmesiyle sonuçlanıyor. Sosyal medya ağırlıklı olarak baktığımızda, ki artık okuyucuların gözle görülür bir kısmı da buralardan takip ediyor. Ancak ne takip ettiklerini kendilerinin bile bilmelerinin imkanı yok artık. Çünkü yoğun bir şekilde tahribat var. Takdir edersiniz ki teknolojik imkanlar kolaycılığı da beraberinde getiriyor. Belli bir kısma şiir üretenler, şair üretenler veya sadece belli bir kısmı okumakla yetinen okuyucu kesimi yetişiyor, yetiştiriliyor. Saman kağıdın kokusunun, kalemin kıvraklığı, artık ekranlar ve klavyeler alıyor. Ve Bencil bir güruhun hem okuyucu tarafında hem de şair tarafında çoğalmasına sebep oluyor. Yani kraldan çok, kralcı oluyor… Şiir diye yazılanlarınsa anlamdan ve derinlikten uzak çoğu zaman popüler zamana ayak uyduran imge bombardımanıyla harmanlanmış yazıtlara dönüştüğünü üzülerek görüyoruz.

Zeki Çelik: Şiir zamanın gereksinimine göre kendini yenileyen ve bu yeniliğe ayak uydurarak şekilleniyor.  Bunu inkar etmek neredeyse imkansızdır. Bunu daha önceki zamanlarla, bugünleri karşılaştırdığımızda rahatlıkla görebiliriz. Şiir toplumsal bir rol üstlenmiştir her devirde. Burada sayamayacağım birçok olguyu da beraberinde yıllarca taşımıştır ve hala taşımaktadır. İnsanın hayal dünyasını ayaklandıran, sınırlarını zorlamasına sebep olan ve yeni yeni arayışlara iten bir düşünceler bütünüdür şiir. Yani sadece salt harf ve kelime kalabalığından meydana gelmemektedir. Şiir kendini yaratıcısının yani şairinin elinde geliştirir. Şairin kullandığı dilin ve kişiliğinin şiirin gelişiminde çok farklı bir rol üstlendiğini söylemek gerek…  Bazen şairini aşan şiirleri görmek buna en büyük örnektir diyebiliriz.

 

Avuç İçi İntiharları

bir gece ansızın
gelecek aklına
avuçlarının içinde intihar eden ellerim...
sustuğun kelimelerin toplamına eşit olacak sayısız gidişler
yollar uzun, günler kısa, saat dediğin'se iki çubuğun dengesizliğinde ilerler...
dönüp ardına baktığında yalnız kaldığını görürsün
herkes gitmiştir bu/bir sevdadan
aynaların kırılmışlığı bir izdir bileklerinde
sade ama aynı zamanda şatafatlı bir cümledir "seni seviyorum"
en çok katillerin kullandığı belki de...

acıyor!
çok acıyor bilmezsin
avuçlarının içinde intihar eden ellerim...
yüz sürdüğüm teninde gül bahçelerinin kokusu dans ederken
kim bilirdi? karanlık kapıların önünde mahmuzlu bir yalnızlığın beklediğini
ve yine kim bilirdi?
içimde büyüttüğüm bahçenin senin ayaklarının altında ezileceğini...

- Lütfen sevdiğiniz adamın/kadının yüreğine basmayınız -
uyarısını bile kaale almaz bazı katiller
yürür geçerler bastıkları yeri toprak sanıp!

öyleyse git!
sende git! diğer figüranlar gibi
her bir sayfada kan toplayan bu kitabın sayfalarını okumadan yırt!
yırt ve at yüreğim dediğin çöplüğe...
varsın olsun, ben çöplüklerden toplarım kendimi yine...

ama
yine;
acıyor!
çok acıyor bilmezsin
avuçlarının içinde intihar eden ellerim...

sahi sevgilim
bana gittiğin yerden
gülüşünü gönderir misin?
sararmış bir;
fotoğraf kağıdıyla da olsa...

 

 

Halil Camay

 

Nüfus kayıtlarında 1972 annesine göre 1974 Afyonkarahisar’da doğdu… Ortaokul birinci sınıfta okul yaşamının ona göre olmadığını düşünerek okumaktan vazgeçti. Bunların yanında her zaman kitaplarla olan dostluğu devam etti ve ilkokul yıllarında edindiği yazma alışkanlığıyla hep yazdı… 1999 yılında şair çevirmen Yaşar GÜNENÇ le tanıştı ve yazdıklarının şiir olduğuna karar verdi. Yaşar GÜNENǒin önerisiyle yazdıklarını YABA EDEBİYAT dergisine gönderdi ve ilk şiiri 2000 yılında YABA EDEBİYAT dergisinde yayınlandı. 2002-2003 yıllarında Afyonkarahisar lider gazetesinde kültür sanat sayfası hazırladı… YABA EDEBİYAT, KAR, HAR, MAHSUS MAHAL, EKİN SANAT gibi edebiyat dergilerinde şiirleri yayınlanan çamay, Halen yazmaya ve şiirleri çeşitli dergilerde yayınlanmaya devam ediyor. Hayatındaki tek amacı iyi bir şair olmaktı ve hâlâ da öyle…

 

Küçük İskender: Bir arkadaşımla geçenlerde şöyle bir diyalog geçti aramıza… Kimler şiir yazar… Düşündüm ve şöyle cevapladım; “kendi açımdan söylersem, toplumla uyumsuz, diyalog kuramayan insanlar diyebilirim belki… Ama çok fazla şiir yazan insan tanımıyorum, tanıdıklarımda pek sosyal insanlar değil… Ben mesela derdimi şiir yazarak daha iyi anlatıyorum…”

Bir şiirde anlatmak istediğin şeyi anlatabildinse ve okuyucuya da aktarabildinse bunu şiir olarak, olay bu… Buna kimyasal özeliği denilebilir sanırım… Fiziksel özelliği; şiir fiziksel özelliği şairin konuyu anlatım dilinden alır. Herkesin bir tarzı vardır, evet… ama şairin her şiirindeki dili de aynı değildir. Şöyle ya da böyle olmalı diye bir tanıma inanmıyorum… Yazan nasıl ifade edebiliyorsa konuyla ilgili duygularını şiir o dur… Benim yazdıklarıma çoğu şair; şiir değil bunlar, şiirsel diyor… Ama ben şiir yazmak istiyorum ve yazdıklarımın da şiir olduğuna inanıyorum… Şiiri sana gelir, yazarsın düzenlersin bırakırsın birkaç gün. Sonra tekrar okursun olmuşsa olmuştur yoksa okurken tekrar canlanmaya başlar ve bir daha yazarsın ve bir gün (belki aylar sonra) şiir sana tamam bitti der… işte o zaman şiir akışı yönünde estetiğini de kendisi kazanmıştır zaten…

Neşe Yaşın: Oturup şu konuda bir şiir yazmalıyım demiyor dur sanırım hiçbir şair. Şiir kendisi geliyor… Üzerinde kafa yorulan bir durumda bir an şiir gelir… (gelmediği de olur tabi. Zaten beklemezsin) kelimeler kafanda bir anda dolaşmaya ve cümleler oluşmaya başlar ve o an kâğıda dökersen yazdın işte. Sonrası düzenleme gibi teknik konular… Bakıyorsun bütünlük oluşmuş eksik yok konuyla ilgili derdini anlatabilmişsin. Ahenk oluşmuş ve şiir budur bitti demiş. Öylede olurki bir şiir aylarca bazan yıllarca bitmez. Bakarsın şiire düzenlersin düzenlenmez bırakırsın belki iki gün sonra belki bir hafta sonra tekrar bakarsın yine olmaz bırakırsın aylar sonra yine aynı konuda kelimeler dolaşmaya başlar kafanda bir yerlerde… alırsın şiiri yine bir şeyler eksik kalır bitmez şiir. Benim bu şekilde bitmeyen şiirlerle ilgili bir dosyam var… bitmiyor şiir… Bazen de gelir şiir yazarsın düzenlersin biter…  Aklı aşan bir durum var ortada, şöyle olacak şurada bitecek diyemiyorsun… Şiir söylüyor zaten bittiğini…

Turgay Kantürk: Olmaz!... Çok eskiden okuduğum bir öykü yada romanın başlangıcında yazarını da a tam anımsamıyorum ama sanırım Sait faik ti; “koştum, hemen bakkaldan bir kurşunkalem aldım, ucunu çakıyla yonttum ve yazdım. Yazmasam ölecektim” diyor…. Şiirin yazan için ne ifade ettiği önemli burada… Hayır, yazmasam olmaz… Ben hep şiire inandım… Hayatımı şiirin ellerine bırakırken ona güvendim… Ve hala güvenmekteyim… Eminim o hep benim anlatamadıklarımı anlatacak. Bana ifade edecek beni… Yaşam biçimim şiir benim. Hayır, kesinlikle büyük konuşmuyorum, Şiir benim tek yaşam kaynağım.  Yaşım kırka yaklaştı ve bizim otuz yıllık bir birlikteliğimiz var. Hiç kopmadık, hiç ayrılmadık. Benim anlayamadığımı o bana “bizim” dilimizde anlattı hep. Şiirin benden gitmesi demek vücudumdan kanımın boşalması demek… Yazmasam olmaz…

Abdullah Nefes: Güzel sanatın en üstünü ve en zor olanıdır şiir diyor Hegel… Sanat sosyolojisinde "Edebiyat Sosyolojisi" adı altında ayrı bir dal olduğunu duymuştum.. Belki güzel sanatlarda da şiir bölümü açılır.

Evet, şiirin bir okulu yok… Güzel sanatların bir dalı kabul edilse özel yetenek sınavı olurdu şiirinde…

Şiir nasıl öğrenilir? “Şiir öğrenilmez, Yetenektir” diyenlerdenim bende… İyi bir şair, şiir yazan bir gencin yazdıklarının şiir olabileceğini görür ve ona yardımcı olur. O da ancak şu kitapları oku gibi öneri getirir ki bu da usulendir…  Şiirin önce acemiliği sonra ustalığı gibi bir durum yoktur şiirde içindeki çocuğu kaybedersen şiir biter sürekli acemi ve çocuksundur… Ve bunun öğretisi olmaz. Yazan kendi şiirini yakalamalıdır. Her şairin kendi şiiri vardır. Benim gibi yazmak isterse olmaz onun içinde bir yerlerdedir kendi dili ve zamanla çıkacaktır. … Şiirin mektebi şiirdir ve çok okumaktan geçer yolu… Çok şiir okumaktan öte çok okumak gerekir.  Kendi dünyaya bakışıyla ilgili bol bol okumalı ki yazabilsin, “ilimsiz şiir harcı olmayan duvar gibidir” diyor ya Fuzuli… Şiirin harcı kelime haznesidir… Çok okumalı ki haznesini genişletebilsin…

Şiirin öğretmeni yazanın kendisidir ve haliyle şiiridir…

Ertan Mısırlı: Bir arkadaşım; “biz sokağa çıkarken şiirler giyinirdik demişti” bu konudaki bir sohbetimizde… Şiir yolculuğuna başladığımızda, Şiirlerde bir kişilik bulurduk, Doğru…  Ve bu kişiliği giyinirdik üzerimize… Yazdıklarımızla kıyaslardık üstatların şiirlerini ve hala öyle yaptığına inanıyorum bizim kuşağın… Dışlanmak konusunda söyleyebileceğim fazla bir şey yok... Ben edebiyat dünyasının çok fazla içinde değilim ve kendime bir yer bulmalıyım diye bir kaygım yok… Yazıyorum ve dergilere gönderiyorum.

İyi şiirler yazar ve şiir edebiyat adına istikrarlı bir şekilde devam edersen bu yolculuğa dışlanmak gibi bir derdin de olmaz diye düşünüyorum. Ama şu var, bu konuda kendilerini çok ciddi bir şekilde kamufle edenler ve paylaşmayanlar var. Hiçbir dergiye göndermeyip paylaşım sitelerinde yayınlıyorlar ve dergilere gönder dendiğinde kitap çıkaracağım diyorlar.

Evet, bir özgüvensizlik ve kabul görememe korkusu var sanırım. Ya da hızla kabul görme, beğenilme tutkusu…

Üstatların dönemiyle bizim kuşak arasında bir fark var elbet ama bizimle bizden sonraki kuşak kadar keskin bir farklılık olduğunu sanmıyorum. Bizden sonraki kuşak öyle hızlı tırmanıyor ki merdivenleri yetişmek ve anlamak imkânsız. Çok hızlı tüketen bir çağdayız ve ben bunun sorumluluğunu teknolojiye yüklüyorum. Sadece edebiyatta değil bu günlük yaşam içerisinde ilişkilerde de böyle. Yaşamda internet ağı kadar sanal oldu. Sosyal paylaşım siteleri yaşam tarzını belirlemeye başladı. Gençlik aşk acısı çeker sevdiğine ulaşamaz, mektup yazar ve bu mektubun içine bir iki güzel cümle kurmak ister ve şiirin yolculuğu kişinin hayatında böylece de başlardı… Şimdi tıklıyorsun Google ı sevgiliye güzel sözler… Aşk mektubu… Aşk şiirleri… teknoloji yaşamı çok mu fazla kolaylaştırıyor acaba?! Peki edebiyat sanat bunun neresinde olacak? Böylede bir soru işareti yaklaşıyor diye de düşünüyorum….

Yılmaz Odabaşı: Giderek bireyci bir yapıya bürünen toplumda yalnızca şairin değil ressamında heykeltıraşında bir yalnızlaşma içe dönme durumu var. Haliyle şiirde giderek bireyci bir tavra yöneliyor. Konuya sadece şiir penceresinden değil de tüm edebiyat ürünleri penceresinden bakarsak; ya Ferrari’sini satan bilge tarzı yapay mistik ürünler, ya da vampir hikâyeleriyle edebiyat bir sektör haline gelmiş durumda. Batılı ülkelerde “Doğu”  da üretilmiş her kültür ürünü hem erotik hem egzotik çekiciliği olan bir meta olarak görülüyor haliyle bu edebiyata da yansıdı.  Bu durumlarda tabii ki şair ve yazarları yalnızlaştırıyor. Verdikleri emeğin karşılığını görememe okuyucuyla buluşamama yazarı içe döndürüyor… bu da yazarın dünyaya bakışıyla ilgili birazda. hayata belirli bir pencereden bakmayan ideolojik duruşu olamayan şairde şiirde yalnızlaşıyor.

Edebiyat (özellikle şiir)özü itibarıyla muhaliftir. Mevcut bir otorite karşısında Edebiyat, edep değil edepsizlik olmalıdır. Edebiyatın sanatın kıstasları yoktur,  sözün düşüncenin sınırı olmadığı gibi. Bu anlamda edebiyat sanat anarşisttir diyebiliriz. Edebiyatla sanatla iktidar arasında olumlu bir temelde bir ilişki düşünülemez. Çünkü iktidar kendi özgürlüğü dışında kalan bütün özgürlüklere topyekûn karşıdır. iktidara rağmen kazanılan özgürlüklerin bir zaman sonra elinden gitmesi iktidarın niteliği ile ilgilidir.

Yazar konusuna gelirsek bu da kahve berber alışkanlığı gibi bir durum ne yazık ki ülkemizde. Belirli yazarların belirli okuyucuları var. Mesela Orhan pamuk… Belli bir okur kitlesi var ve ne yazarsa okuyorlar… İlginç bir durum kesinlikle Orhan pamuk çok iyi bir yazar ama yahu her kitabı da sana hitap mı ediyor?   B u yazar içinde sakıncalı bir durum. Okuyucusundan eleştiri almayan yazarın da kendini silkeleme ihtiyacı olmaz. Örneğin Orhan pamuk un masumiyet müzesi adlı kitabında ben bir dil tekrarı gördüm. kurgusu zayıftı. Konuya hakim değildi roman. Okuyucuyu yoruyordu. Ve ondan sonraki iki kitabını okumak içimden hiç gelmedi doğrusu…  bu durum Orhan pamuk un okuyucusundan eleştiri almadığını ve her kitabının da belirli bir okuyucu kitlesine ulaştığını ve de bu durumda yazarın kendini sorgulama ihtiyacı hissetmediğini düşünüyorum.

edebiyat dükalığı ve lobileri konusunda şunu söyleyeyim; birde defa kastettiğiniz gibi edebiyat Pazar olmuş durumda ve büyük şehirde kitap kabzımalları var. biliyoruz ayrıca mafya türü korsan var. Hher neyse ama birde şu var kitap korsan yada orijinal, benim esas üzerinde durduğum nokta kitabın türleri. belirli konuda kitaplar satılıyor maalesef.. kişisel gelişim, yoga, vampir hikayeleri ne bileyim Ferhunde  gibi nostaljik isimlerle çıkan kitaplar, padişah anaları vs  gerçek edebiyata rağbet yok…  Kimse tutup durhell in İskenderiye dörtlüsünün korsanını basmıyor satılmaz çünkü… Ya da anayurt otelinin korsanına rastlamadım… Biraz da okuyucuyu suçlamak gerekiyor. Ülkemiz halkı her soruna duyarsız kaldığı gibi ülke edebiyatı sorununa da duyarsız.  Sonuçta okuyucu toplumun duyarlı kesimidir. Ve bu kesimde okuduğu kitap a ve bu kitap dünyasının sorununa dönüp bakmalı diye düşünüyorum.  Halkın her konuda sessiz kaldığı gibi okuyucu da edebiyat konusun da sessiz kalıyor. bir araya gelip demiyor ki   “ yahu şu edebiyat dünyasına bir el atalım! Korsanı engelleyelim. Kitap parası yazarın cebine girsin. Yazarlarla görüşelim. Edebiyat dükalığına bir son verelim.  Bir kaç edebiyat taciri bu işi elinde tutmasın. Vergilere karşı bir bildiri hazırlayalım eylem yapalım vs…” Sonuçta kitap iyi bir mirastır ve ben okuduğum kitabın kalıcı olmasını isterim, okurken dağılmasını değil. Maalesef bu konuda okuyucuda yazar da sessiz… Yanılmıyorsam Nihat Behram’dı korsan kitap sergisinde kitabı görüyor bu benim kitabım diyor neden korsan bastınız falan diyor dayak yemekten zor kurtuluyor.  Ve gidip korsancılarla anlaştık da birkaç kuruşta bize ver bari dedim anlaştık diye anlatmıştı bir TV programında. Emin değilim ama sanırım Nihat Behram’dı… Maalesef yazarında okurunda hali bu…

Geçen yıl korsan bir kitapçıda karşılaştığım bir durumu anlatayım burada; kitabevine sanırım yeni kitaplar gelmiş. Kitaplar yerde yığın halinde.  kitapçı yere çökmüş kitapların yanına, birkaç süslü kadın var dükkanda. aşırı parfüm kokan türlerden.. Kitapçı diyor ki;  “o seti tamamla, seni şu sete başlatacağım”  diyet uzmanı gibi…  birde bu tür okuyucu var tabii…

Zeki Çelik: Bu soruyu okur okumaz aklıma ilk gelen Sokrates’in  'ben bir at sineğiyim, varoluş gayemse sizin miskin bedenlerinizin üzerine konarak hepinizi uyarmaktır. Sizler kuyruğunuzu oynatıp beni uçmaya mecbur bırakmak suretiyle uzaklaştırmaya çalışsanız da ömrüm birinizin bedeninden yükselip bir diğerine konmakla nihayet bulacaktır.”  sözü oldu. Şiir bir at sineğidir. Atina bir at ve ben bir at sineğiyimdir demişti Sokrates evet dünya bir at ve şiirde bir at sineğidir diyebilir miyiz?
Edebiyat şiirler başlar. dünyadaki ilk yazılı eser bir şiirdir. Homeros’un ilyada ve odysess i şiirdir. Önce, sözlü edebiyat dönemi yaşanmış, daha sonra yazılı biçime dönüşmüştür.  Şiir bir retoriktir ilk başta,  tanrılara övgü kahramanlara övgü topluluklara destansı hikâyeler hep şiir diliyle anlatılmıştır. Böylece toplumla şiir arasında sürekli bir diyalektik yaşanmıştır toplum şiiri, şiir toplumu devindirmiştir.
Ortaçağın sonlarına kadar şiir gezgin ozanlarca toplumla buluşmuştur. Sonraki yüzyılda şiir topluma yazılı olarak sunmuştur kendini. Şiirin Antik Yunan'daki yolculuğunu izlediğimizde, şiirin dram yoluyla okuryazar olmayan geniş halk kitlelerine hitap ettiğini/bağ kurduğunu görürüz. Günümüze yaklaştıkça şiirin toplum üzerinde etki alanının daraldığını görürüz.

Dünya şiiri Rönesans’la birlikte tanrıları terk etmiştir. Çünkü Rönesans’la birlikte insan, dinsel baskılardan kurtulup özgür düşünceye kavuşmuştur… Bu bağlamda şiir, duygu dolu sorunların işlendiği, dünyayı ve insanı olduğu gibi ele alan, basit ve sıradan olanı ön plâna çıkaran niteliğiyle tüm toplumlarda yaygınlaşmıştır.

Tarih boyunca şiir ve toplum iç içe olmuştur ağıtlar türküler hep şiirin çocuklarıdır. Örnek olarak bakınız bir celali ağıdı:

Yurt yuva kıldığın tenli mereği
……..
Üç kot arpa, beş kot çavdar ekerdik
Kesmik ekmeğine hasret çekerdik
Namertlere ağı merde şekerdik
Sözünü tekrar et iftihar götür
….
De ki Kadir Mevla’m bize ilişme
Dünyada sızıyan çıbanı deşme
Celâli Baba’dan sorma, söyleşme
Bu dertli çobandan bir selam götür.

ve bakınız bir çerkez destanı:

HOJ

Ullu Hoj’da hayranlık uyandıran bir ihtişam var.
Sabahtan başlayıp aksama kadar kan (savas) var.

Ulu Hoj’da bir muhteşemlik var.
Kadınlar ve kızlar savaşıyorlar.

Ullu Hoj’dan çıkmıştı yedi güzel.
Kamalardan kan damlatan üç güzel.

O üç güzelin biridir Urkuyat.
Rus gâvurlarına avuç avuç kan döküyor.

Karoh oğlu, o köpeğin soyu general.
Çocuklarımızı kuyuya doldurup yakıyor.

Teslim olmayan güzel Çerkes kızlarını.
Çırılçıplak soyup sopalarla dövdürüyor.

Rus askerleri geceden gelip baskın yaptı.
Evlerimize toplardan ateş açtı.

Güzel yetişmiş Ullu Hoj’da tarlalar.
Üzerimize saldırdı azı dişli domuzlar.

Ullu Hoj’da savaşıyorlar düğün-şölen gibi.
Mahvolup yatıyor sehit ölüler koyun gibi.

Bütün kadınlar kızlar savaşa gidiyor.
Hoj köyünde gerçek kan ırmakları akıyor.

Biz Rus çarlıgını içimize sokmazdık.
Yaşadıgımız yer Karaçay gibi kayalık, dağ olsa.

Bundan sonra on yıl daha savaşırdık.
Yaşadıgımız yer deniz olsa, uçurum olsa.

Hoj’un yiğitleri önceden ölmeyip sağ olsa.
Yasadığımız yer Karaçay gibi dağ olsa

Öksüzlerimiz, Karaçay sana emanet
Allahtan dileğimiz bize yardım etmedi

Biz de olmayalım sarı gâvurun (Rus’un) tebası
Hoj köyüdür yüce Kafkas’ta müslüman yurtlarının Kâbesi

Toplumsal yaşam şiiri şiirde toplumsal yaşamı etkilemiştir. Şair toplumun bir parçası olduğuna göre şiirde şairle birlikte evrilir ve topluma toplumsal sorunların çözümünü kendi dilinde anlatır. Coğrafya din ahlak bunlar şiire yön veren durumlardır. ? Şiire giden yolu söz deryası boğabilirdiyor Jean Louis Joubert.  Octavia Paz da; Şiir dilin kendisini aşma çabasıdır diyor. Bir gün iyi şiiri bulma dileği ile.

 

ŞİİR DEDİĞİN BİR KAÇ İMGE’Mİ?

Şiir dediğin birkaç imge mi sıradanlığa dönüşen?
“ ben senin hiç sıradan olmayışını seviyorum” demiştin
Bir sahil kafeteryasıydı, bir yaz akşamıydı ve birlikte yaşlanmaktı düşlediğimiz…
Bu halimi görseydin…

Saçma bir dünyaya açılan pencerenin önünde durmuş;
Şiirlerimi pazarlamaya çalışıyorum
Karşımdaki;
Edebiyatı kurduğu birkaç cümleden sanan bir az gelişmiş
Bense;
Sıradan insanlar gibi yaşayamayacak kadar korkak,
Yazdıklarının arkasına gizlenmiş bir yaşam suçlusu.
Şiirlerimden bahsediyorum;
“yazıyorum” Diyorum,
yazıya bağımlı yerlerimden nefret ederek,
Kalite-kalite, sınıf-sınıf ayrıştırılırken yazdıklarım
İyi beslenmiş Neandertal yazı tüccarının ellerinde.
“yazıyorum” diyorum…

Gözlerimde öfke, dudaklarımda titreme…


Şizofrenik bir sevda
İmgelerle aramda

Uzun soluklu cümleler kurup
Soluksuz şiirler yazıyorum
Sylvia plath a âşık oluyorum soluk soluğa
Nilgün Marmara ya
Virginia wolff e
Ve madame bovary e

Edebiyat dediğin senin dudaklarından dökülenlermi?

“derin bir adamın dostlara ihtiyacı vardır” diyor Nietzsche
Benim kadar sığsa tanrıya diyorum

Pencerenin diğer yanında
Edebiyat bilinen meta’nın karanlık sesi
Zerdüşt ün mağarasına sığınmış çirkin adam
Yok ettiği tanrısına ağıtlar yakan ucube katil
İsa’nın çivisini çalan lanetli cellât

Edebiyat dediğin tüm günahlarmı?

Bachmann la birlikte yansaydım diyorum Roma da
Neron un yangınında

Dokunuyorum pencereye
Parmak uçlarımla
İnançsızlığın yarattığı mucizelerle heykelleşmiş
Meryem ana
Ve eteğinde Maria Magdelana
Uzak denizlerin ve kırlangıçların ülkesinde
Saçlarında Afrodit tapınaklarının
Itırlı bahçesi
Dudaklarında hedonist mırıltılar…

Şiirinde baronlarımı varmış?
Biz şiiri anarşist bir eylem bilirdik!


Pencereden içeri yine pencere
Gözleriyle konuşuyor
Ve bir benedikten rahibi pencerede
Sarhoş adımlarla raks ediyor
Kirli kollarında çıplak Çingene


Edebiyat dediğin mahşer çığlığı…

Yorgun düşeceğini anlamış rahip
Müstehcen cümleler fısıldıyor
Çingene’nin biçimli kulağına
Sahte kahkahalar yükseliyor
Alkol ve tütün kuyusundan
El ele tırmanıyorlar sonra
Günah ve şehvet merdivenlerini
Ve cam…
Kırılıyor

Şiir dediğin birkaç imgemi?
Sıradanlığa dönüşen…

“ yaşamsa sana yazarak yaşamak yakışır” demiştin
Ya ölüm! …

 

 

Kadir Bayata

 

 

* Şiir Kitaplarım
* Yangın Yeri ( Yankı Yayınları - 2010 )
* Şiir Güzeli mısralarımı içeren yeni kitabım
* Salıncaklı Sevda
Lise çağlarımda kendi mısralarımdan oluşan ve seyyar olarak satmaya çalıştığım ilk kitaba benzeyen , fotokopi kağıtlarının bütünlüğünden oluşan tecrübem.

Medyada Ben ;
23.01.11 de Ulusal Kanal Şiiriçi Şarkılar(Haluk Çetin) programında Canlı Yayında ,
21.02.11 de Karesi Radio ve Televizyon Kurumunun (karesi tv) Programlarında
3.02.11 de Sakarya Anadolu Gazetesi Kültür Sanat bölümünde
ve değişik yerel gazetelerde şiirlerim Yangın Yerinden başlığı altında yayımlandı ve yayımlanmakta.
v.s v.s işte
medyayı pek sevmedim. Gerçekçi olmam gerekir.

Güzel şehrim Balıkesirdeki lise ve dengi okullarda yapmış olduğum söyleşi ve konferanslarımdan aldığım hazı hiçbir kitabımdan alamadım .Ayrı bir dünya gibi orada var olmak, bir kürsünün önünde ve alkışlar ...

İlköğretimimi Gaziosmanpaşa ilköğretim okulunda tamamladıktan sonra Gaziosmanpaşa lisesine başladım. Lise yıllarımda edebiyat öğretmenlerimin desteğiyle edebiyata merakım başladı. İlk çalışmalarım tiyatro denemeleriydi, sonraları bu denemelerde ki bütünlüğü, kafiyesi beni şiire yönlendirdi. Şiir anlayışımı garip akımı ile mavi akım arasında kurguladım. Şiir anlayışımda sokakta köşe başında oturan çocuktan, parıldayan denize, aşk ve ayrılığa kadar sınırsız konuları bazen kafiyeyi önemli sayarak, bazen de kafiyeyi gereksiz sayarak bir bütünlük oluşturdum. İlk şiir kitabı denememi on yedi yaşında çıkarttım. Bu şiir denememi atmış adetle sınırlı tutup kendi çabamla okuyucularıma sundum.

 

Küçük İskender: Şiirin manevi yanı olduğunu bilmekteyiz. İçimizde ki ruh bu manevi şiire hayat veriyor. Fizik ve kimya kurullarını alt üst eden bu yüce şiir kabiliyeti içimizde ki aynayı bire bir gösteriyor. Okuyucu ise kendi içinde ki fiziksel ve kimyasal dengeleri alt üst eden şiirde yeni bir bakışı, yeni  bir heyecanı keşfediyor. Maneviyat ile yazıyoruz, maneviyat içimizde ki şiiri yokluktan var, varlıktan yoktuk yapıyor.

Neşe Yaşın: Bir şiirin artık bitti dediğimiz an yeni bir şiire başladığımız andır. O an yeni hisler duyarız.  İçimizde ki aşk emreden yeni bir sabaha kalkarmış gibi yazarız o yüreğimizin emrini kabul edip. Ve devamlı bu çark devam eder , sürükler bizi yaz boz tahtası olmadan ve belki yaz boz tahtası olarak.

 
Turgay Kantürk: Şiir yazmayı veya yazmamayı ben tercih etmedim. İçimde ki yalnızlık bir şeyler söyledi ilk zamanlar ve hala içimde ki ses söylüyor yazmam gerekeni . O sesi susturamadığıma göre yazmamak gibi bir lüksüm kalmıyor. İçimde ki o ses nerde olursam olayım beni kendimden başka biri kılıyor. O ses sustuğu vakit Kadir Bayata’yım, o ses susmadığı vakit ise şairim. O sesin söylediklerini yazmasam olmazdı.

Abdullah Nefes: Şiir okulları, yazı okulları açılıyor. Bu tek sözlük bilgisinin artmasına neden olabilir. Şiiri kendi kendine öğrenir şair. İçinde ki ilham bu öğrenim halinde şaire yardım eder. Sürükler deniz gibi, dağları deler, yüreğini deler.

Şiirin öğretmeni sevdadır, kızmaktır karanlığa, söyleyemediği aşk sözüdür şiirin öğretmeni. İlk aşktır, son bulmayandır, bir harftir şiirin öğretmeni .

Ertan Mısırlı: Artık şiirde modernleşme görünmektedir. Kafiye ve bütünlük çabaları genele yansıtılmamakta ve yeni çıkan şiirler, şairler bir hedef tahtasının önünde okçusunu beklemektedir şairin içinde ilhamı ve kafasında duran hedef elma ile birlikte. Hep iteklenmiş, hor görünmüş yeni başlayan şairler bir yol aramaktadır. Bu yol şiiri sözlüklerinden silmiş yayın evlerinde mevcut değildir. Bu yol yenileşme ile olmaktadır. Bu uzun vadeli bir süreçtir. Şairlerimiz ben dahil yıkılmadan bu yola devam etmekten başka çıkar yolları yoktur. Yeni çıkan şairlerimize bir mısra boyu  destek verilmelidir, bir mısra boyu bu destek maddiyattan daha önemlidir. Sadece bir mısra boyu.

Yılmaz Odabaşı: Modern dünyada şiir ve şair silinmiş, şarkıların arkasında söylenen kısa mısra olarak algılanmaktadır ve gösterilmektedir. Mesele öyle ki şiir ve şair unutulmaya yüz tutmuştur. Parlak ve boyalı dünyanın şairleri toz pembe dünyalarda , diğerleri de diğerleri işte. Öyle sayılmaktadır.

Zeki Çelik: Şiir gün geldi dilden dile yayıldı kahvehanelerde İstanbul’un en seçkin şiirleri ve en seçkin şairleriyle. Bir toplumun söyleyemedikleri oldu mısralarda, yakılan oldu, sevilen oldu. Şiir toplumu anlatır aşkı anlattığı kadar yazar bile tabi ki.

 

Deniz Kızı

Deniz kokuyordun tepeden tırnağa
Ağlamasını bilmeyen bir deniz kızıydın

Bıraksam balıklara karışacak
Bütün balıklarla beraber Ege'de kaybolacaktın,
Ellerini tutmasam yanlış ağlara dolanacaktın,,
Geceden gündüze korkacaktın

Deniz kokuyordun tepeden tırnağa
Ağlamasını bilmeyen bir deniz kızıydın

 

Merve Taşçı

 

 

Anlamını bilmediğim bir kelimeyi kitap kapağı yapmak istiyorum. Kitap benim olsun, hayatımı yazsın!
En çok satılanlar listesine biranda yükselsin, ölümümü okusun herkes.Sevmenin anlamını kabirdeki karanlıkla kefenin beyazındaki uyumda arasın. Bu bir kitap değildir, şuan beni de okumuyorsun. Beni zaten tanımıyorsun da, tahmin et sen kimsin?


14 Ocak’ta Gebze de doğdu.
İstanbul da Lise öğrenimine devam etmekte.
Şiirle çok küçük yaşlarda tanıştı.

 

Küçük İskender: Şiirin “kimyası” şairin avuçlarındadır.

Şiiri nasıl yoğurursa öyle şekillenir. Yemek gibi düşünürüm ben ,  bazı insanlara göre tatlı bazısına göre tatsızdır. Bu da yorum farkını ortaya çıkarır.

Neşe Yaşın: Okuduğun her kelime seni düşündürüyorsa o şiir bitmez ama eğer  iki üç mısra sonra sıkıldıysan. O şiir başladığı an bitmiştir.

Turgay Kantürk: Şiir... Evet yazmasam olmaz. Çünkü su gibi. Bir gün - iki gün dayanırım, üçüncü de kendimi bir kenara büzülmüş bir şeyler karalarken bulurum.

Abdullah Nefes: Şiir geçmişe bakarak öğrenilir, yaşadıklarınla bir yere kadar gelirsin, o çemberin dışına çıkamazsın. Ama eğer başkalarını okursan, bir Bukowski, bir Halil Cibran. Bunlar seni geliştirir. Geliştikçe yazarsın. Yazmak ve okumak birbirini tamamlar ve okudukça yazarsın, yazdıkça gelişirsin. Evet tam tamına döngümüz böyledir, diyorum.

Ertan Mısırlı: Dışlanma korkusu varsa o insan şair olamaz. Şairlik cesaret işidir, bir yumruya saklanma işi değil. Yani arayamayız, şöyle ki  eğer aransaydı geçmiş dönemlere göre bir  Orhan Veli çıkmazdı, bir Rıfat Ilgaz. Ve gelecekten umutluysak her şair şiire yeni bir anlam getirdiğini görmezden gelemeyiz. Yine dediğim gibi şairlik cesaret işidir.

Yılmaz Odabaşı: Edebiyatı halk oluşturur, derim ben. Eğer edebiyatta iktidarlık olsaydı şiir gelişmez, düpedüz hırsızlıkla suçlanma duygusuyla şairlerin şiirleri okunmazdı. Bu da gelişime mani olurdu. Şiirin ve şairin halleri ise belli bir kalıba sokulmamalıdır diye düşünüyorum. Şiir özgürlüktür, özgürlükse tutsaklığı doğurur. Tutsaklık şiirin şaire olan tutsaklığıdır. Velev ki şair şiire özgürlüğü verendir.

Zeki Çelik: Evet zenginleştirir. Çünkü yazılan şiirler şairin yaşadığı dönemlerden ve geçmiş dönemlerden etkilenir. Şiir dilin dil ile yeni bir boyut kazanması olduğunu kısmen doğrularım .Çünkü  çoğunluğu dil ile değil,Dilsizlik ile kazanır. Dilsizlikten kastım bir insanın yüz hatlarındaki çizgilerin derinliğine benzer. Yaşanmışlıklar dile getirilebildiği halde bazı acılar ve mutluluklar sessizdir, gözler anlatır. Ve kalemde burada ayna olup gözdeki sessizliği yansıtabilirse şiire , şiir dilsizlik ile  yeni bir boyut kazanmış olur.

 

hadi aşık olalım, bir kelebeğe
avuçlarından, avuçlarıma konsun .
ben sen kokuyor diye onu öpeyim, sen seyret.
gözünü kırpma.
kırparsan eğer, kelebek ölür.
bir günlük sensizliği bırakmışlık hiçe gider,
avuçlarımdaki kokun , elini arar.
bulamazsa o da ölür.
ben geceyi beklerim, gece buğday sarısı ipi.
ipse öpemediğin boynumu...
gözünü kırpma.
ölümü hak etmiyor çünkü kelebek...

 

 

Mükerrem Samalar

 

 

16.12.1974 de İzmir'de doğdum.1985 de Müdafa-i Hukuk İlköğretim okulunu, 1988de Karşıyaka Ortaokulunu, 1992 de Karşıyaka Gazi Lisesini , 1997 de Dokuz Eylül Üniversitesi Kamu Yönetimi bölümünü bitirdim. Staj dönemleri dışında alanımda çalışmadım.

9 sene Çeşme Tattoo'da,  8 senedir de Tekirdağ'da kına sanatlarıyla uğraşmaktayım.

1994 de Bursa' da yayınlanan Olsun Edebiyat Dergisinde, 1995de Ankara 'da yayınlanan Ölüdeniz Edebiyat Dergisinde öykülerim yayınlandı. 2007de Hürriyet Gösteri Edebiyat ve Kültür Dergisinin nisan  sayısında iki şiirim ,  Nisan 2011de Mavi Bir Şehir/Tekirdağ Şairleri Antolojisi adlı kitapta  beş şiirim yer aldı. Ankara'da yayınlanan Deliler Teknesi adlı derginin  2011 Temmuz-ağustos sayısında şiirim  yayınlandı...2011 nisan ayından beri, Tekirdağ yerel gazetesi olan Habertrak gazetesinin bünyesinde çıkardığımız Kiraz adlı edebiyat dergisinin yayın kurulunda görev yapmaktayım...Kiraz dergisinde öykülerim ve şiirlerimle yer almaktayım…

 

Küçük İskender: Şiirde fiziksel özellik; şiirin ritmi ve ahengidir. Ritim ve ahenk de şiirde ses benzeşmesi ve hece dağılımıyla sağlanır. Okurken yoran , anlamayı zorlaştıran dengesiz ve hece dağılımıyla yazılmış şiirde fiziki uyumdan söz etmek  mümkün değildir. Şiirin kolektif olması yapısını güçlendirir.Şiirdeki ahenkli anlatım ( ses benzeşmesi, çağrışım yapma, imge, söz sanatları ve daha pek çok unsur) insanın gözüne ve kulağına hitap eden müzik gibidir.

Şiirin kimyası? Sanırım şu kelimelerle açıklayabilirim:

Şiir söylenemeyeni söylemek, yazılamayanı yazmak, hissedilmeyeni hissettirebilmek ve bilinmeyeni bilinir, bilineni bilinmez kılmaktır…

Neşe Yaşın: Şiirin bitirilmesi estetik bir zorunluluktur aslında. Şiirin içerisinde bir bütünlük olmalıdır. Yoksa şiir hedefine ulaşmayan ok gibi boşlukta savrulur durur. Şair anlatmak istediğini tam olarak anlattığını düşündüğü , buna inandığı an şiir biter.Şiir bittikten birkaç gün sonra okunduğunda, şair hala aynı şeyi düşünüyorsa şiir artık son halini almıştır.

Turgay Kantürk: Günümüzde şiiri şiir yapan farklı bir tarz ile anlatım tekniği artık düz yazıda da kullanılıyor. Kendisini şair olarak gören biri bazı dönemlerde şiirden uzak kalabilir. Bu suskunluğun sebebi kozadan çıkacak kelebeğin sancısı olabilir. Eğer şiir yazmadan durabiliyorsa zaten şair değildir.

Ben şiiri bıraksam da onun beni bırakması mümkün değildir.O bıraksa da ben bırakmam! Benim için hayat kanatlı bir şiirdir… Kanatlar çırpındıkça benim için hayat devam edecektir. Yazmasam olur mu ?
Olmaz!

Abdullah Nefes:  Şiirin öğretmeni dil ve duygudur.

Her edebi eser geçmişiyle yüzleşmek zorundadır. Geçmiş,  edebi akım ve eserlerin anlaşılmasından öte yeni eserler yaratmak için öğrenilmesi gereklidir. Edebiyat tarihi bir okul niteliği taşır. Zengin edebiyat tarihini ve bu tarihin önemli ustalarını, şiirlerini ve şiir üzerine yazılarını özümleyerek, içindeki duygu halini anlamlandırıp , bunların ışığında , kendi içimizdeki elması ortaya koyup şiirlerimizi kendi tarzımızla okurla buluşturabilmeliyiz.

Ertan Mısırlı: Yazılan şiire kişiliğin damgasını vurabilmek  , edebiyat tarihini ne derece özümseyip , daha önce yazılanların üzerine neler koyabildiğinle ve bunu yaparken kendi kişiliğini ve tarzını şiire yansıtabilmekle mümkündür...günümüz genç şairleri bunu yaparken dışlanma korkusunu yaşayabilirler ancak tek neden bu olamaz diye düşünüyorum...çünkü aykırı gibi görünen pek çok şiir ve şair günümüz edebiyatında da yerini bulabilmektedir...Dışlanma korkusundan çok şiirde kendi tarzını oluşturamamanın,  gereken donamını kazanamamakla ve biraz da zamanla yani gelişmekle ilgili olduğunu düşünüyorum.

Yılmaz Odabaşı: Günümüz dünyasında şiirin de , şairin de önemi azalmaktadır. Bu durum sadece şiir için değil tüm edebiyat türleri için de geçerlidir ve şiir arka plana itilmiştir. Edebiyat dünyasının belli kesimlerince parsellenmiş olması, daha kaliteli şair ve şiirlerin ortaya çıkmasında en büyük engeldir.
Bu parsel sahiplerinin , dukalarının yakını değilsen, hatır gönül ya da çıkar ilişkisi içinde değilsen ne denli etkili ve iyi şiir yazarsan yaz , şiirlerini okuyucuyla buluşturman kolay olmayacaktır...Ancak yine de ; doğa her zaman kendisine yaşayacak alan bulur. Gerçek ve iyi şiir mutlaka ait olduğu yere ulaşacaktır.

Zeki Çelik: Kesinlikle zenginleştirir. Çünkü etkileşme varsa değişim de kaçınılmazdır. Dil yaşayan canlı bir varlık gibidir. Şair şiirini yazarken, kullandığı dilin içinde olmayan sözlü bir edebiyat olmasının getirdiği avantaj ile yeni kelimeler katarak, dilin dil aracılığıyla kendisini aşmasını sağlayabilir. Yani şiir, dilin üzerinde etki ve izler bırakabildiği gibi aynı zamanda kendisini heyecan ile birleştiren yol gibidir... Dilin vasıtasıyla şiirin anlatım zenginliği kaçınılmazdır.

 

Kristal Kuğu

Senin limanından ayrılan her gemide
Hep aynı komutu veriyorum kaptana

Tornistan  !

Sana dönüyorum…

Görünmez halatlarla bağlamışım ruhumu
İskele babalarına.
Açılır açılmaz gemiler sulara
Açılır benim sandıklarım.
İçlerinde en çeyizlik düşler.
Seriyoruz masaya…
Rakı, istavrit
Üzerine limonlu helva…
Bir de ut oturtmuşsak baş köşeye
Daha ne istesem yüzsüzlük olmaz  ?

-dantelli örtülere yakışan
Kristal kuğular kadar
Yakışıyorum aşkına !-