müzik - hâl / Ulaş Oral

 

- ‘’RPCM’’ ya da uzun adı ile ‘’Röntgenler, Panayırlar ve Cenaze Marşları’’ albümünüz henüz çok yeni raflarda. Albümle ilgili uzun uzun konuşmadan önce bu yolculuğun ilk günlerine dönelim ve müzikle ilk tanışıklığınızı dinleyelim istiyorum sizden. O ilk adımlar nasıl atıldı, müzik yakanıza nasıl yapıştı?

- Açıkçası nasıl oldu, neden oldu çok tanımlayabildiğim bir şey değil bu. Şimdi dönüp geriye baktığımda biraz zorunluluktu gibi geliyor. Yazma merakının doğal bir getirisi gibi... Kocaman ve güzel laflarım, hikayelerim vardı. Onları nasıl daha çok kişiyle paylaşırım diye üniversitede sinema okudum. Ama açıkçası pek kesmiyordu. Eş zamanlı olarak müzik okumaya da başlamıştım ve aklımın bir yerinde hep şarkılar vardı. Müzikteki performansın adrenalin getirisi sinemada pek yok. Mutlaka vardır ama bana vurmadı diyelim. Adrenalin bağımlısı da değilimdir günlük hayatta ancak sahnede olmak hayat için gereken tüm adrenalini fazlasıyla sağlıyor.

Bunların dışında kronolojik olarak anlatmam gerekirse, lise için İstanbul’a geldiğimde “4 ders + gitar = şu kadar para” kurslarıyla, “şiirlerimden şarkı sözü yaparım” hevesiyle başlamış; Akademi İstanbul Müzik Bölümü’yle vizyon kazanmış ve Müzik Stüdyosu sahibi olarak profesyonelleşmiş bir hikayesi var diyebilirim benim müziğimin. Tabii ki bunun dışında güzel küçüklük hikayelerim var: Ana okulu müsameresinde Barış Manço gibi giyinip, taklit yapmışlığım var, lisede aşık olduğum kıza kumsalda gitar çalmaya çalışıp şarkı söylemişliğim var... Ama işin özünde hep yaratma güdüsü yatıyor. Gitarı elime ilk aldığım günden beri “nasıl şarkı yazarım” var benim aklımda.

- Yıllar sonra Akademi İstanbul Müzik Bölümü’nde eğitim süreciniz devam etti. Bu süre içerisinde birçok önemli müzisyenle tanıştınız ve çalışma şansını buldunuz. Beraberinde bir grubun solistliğini de yaptınız ki profesyonel olma yoluna giden bu süreç hayatınızda nasıl tatlar bıraktı?

- Akademi İstanbul’da çok enteresan 25 kişilik bir sınıftık biz. Her telden adam vardı. O dönemde tanıştığım arkadaşlarımın bazılarıyla hala bugün çalışıyorum ve bu o günleri daha da değerli kılıyor. Ben evinde MFÖ dinleyen Ali Desidero’yken, Akademi bana kaliteli müziği ayırt etmeyi ve teknik bilginin temelini sağladı. Ta o dönemlerden kafamda hep bir müzik anlayışı vardı ama nasıl yapacağımı bilemiyordum. Kulaktan dolmaydı bilgilerim.  Akademi bana malzemeleri hazır olan salatamın nasıl dilimlenmesi gerektiğini öğretti. Ve tabii ki üzerine katacağım sosu...

Madison grubunun solistliği uzun süre sürmüş bir şey değil. Asıl uzun süren Müzik Stüdyosu işletmek ve paralelinde Hipnoz grubuyla yaptığımız sahne çalışmaları ki ben o grupta Geri Vokaller, Gitar ve şarkı yazarlığından sorumluydum. Hipnoz, neredeyse profesyonel olmak üzere olan bir gruptu ki anlayış farklarından dolayı hayatını kaybetti. “Müzik” denince çok farklı şeyler anlayan 5 kişilik bir ekiptik biz orada. İnsanların, değil müzik yapmak birbirlerini görmeye tahammülleri kalmamıştı. Zoraki yaşatmak için uzun süre uğraş versem de ben de arada kalmaktan çok yorulmuştum. İpi bıraktım ve herkes işi bıraktı. Çok tatlı günler değil açıkçası o günler. Kafam rahat bırakılmalı ve daha çok üretmeliydim ancak hep başka şeylerle uğraşıp üretmeye vakit bulamadım. Ben Hipnoz olmuştum sanırım yalnızca. Hipnoz bitince ise bu albüm için tuhaf bir hızla şarkılar yazdım. Büyük bir rahatlama ve aradığını bulmuş olmanın verdiği kararlılık, RPCM’yi doğurdu.

- İstanbul Üniversitesi Müzikoloji Anabilim Dalı'nda master yaparken bu ilk albümün çalışmalarına da başlamıştınız artık. Bu albümün bir de kendi içinde konsepti var ki az sonra değinmek istiyorum ona da; kafanızda bu proje nasıl şekillendi, o ilk adımları nasıl atıldı, nasıl bir stüdyo süreci yaşandı tam da burada?

- Bakın bu da simultane gelişti: Müzik stüdyosu işletmeyi bırakıyordum ve jübilemi bir albüm yaparak taçlandırayım dedim. Şaka bir yana, hala beraber çalıştığım davulcu arkadaşım Görkem’le zaman zaman konuşuyorduk. Kafamıza göre bir gitarist düşündük. Hipnoz’da bir dönem çaldığımız Burak Yılmaz’la anlaştık. Sonrasında Bass için de yine Hipnoz’da çalıştığımız Mert destek verdi. Menajerim Fırat da uzun süredir “bu şarkılar albümleşmeli” diye söyleyip duruyordu... Dört kişilik bir ekip olarak provalara başladık. Ben, şarkıları bilgisayarda yazıyordum, sonra ekip olarak canlı çalıp güzelleştiriyorduk.  3 ay kadar prova yaptık. Sonrasında kayıtları yaptık. Kayıt sürecinde Adnan Yiğit ve Aslı Şahan da bize eşlik etti. Sonrasında kayıtlarımı Berk Kula’ya götürdüm; O ve Ertuğrul Musluoğlu mixleri yaptı. Daha sonrasında proje Taşoda’ya taşındı. Vokal kayıtları istediğimiz gibi olmamıştı ve Taşoda’da Badem grubundan Doğaç Başaran’la yeni vokal kayıtları yaptık. Projeyi Arda Ertem yeniden mixledi ve yine Badem’den Mustafa Kemal Öztürk masteringi yaparak son halini verdi.

 

 

- Albümde şarkılar baştan sonra bir bütün ama albümün adından da anladığımız gibi kendi içinde bir de üç ayrı konsept durumu var, peki nedir bu durumun özeti? Bize biraz ‘’Röntgenler’’i, ‘’Panayırlar’’ı ve ‘’Cenaze Marşları’’nı açabilir misiniz? Daha detaylı öğrenebilir miyiz bu albümü daha özü daha sözü ile dinlememiz adına?

- Bir CD ama üç EP bu albüm. Kendi içinde farklı müzik anlayışları barındırıyor. Rock müziğin bilinen bir çok örneğinden beslenilerek yapılmış farklı farklı şarkılar var hep. Bunlar bir uyumsuzlukla bütün oluşturuyor ve ayrıca sözler ve sound olarak da üç bölüme ayırıyor albümü.

“Röntgenler”, bir karakterin iç dünyasını bize anlatan, karakterin yerine kendini koyan empatik bir bölüm. Bu bölümdeki şarkılarda anlatıcı, o karakterin kendisi ve onun sıra dışı ya da yaşam anlayışını, çektiklerini ve düşlerini anlatıyor bize. 100, Kahraman, Romeo Ölmeli ve Dantes bu bölümün şarkıları. Kahraman; bu çağa ayak uyduramamış bir kahraman eskisini ya da bu çağda artık kahramanların çaresiz kaldığını anlatıyor birinci ağızdan. Romeo Ölmeli, Juliet’ine kendini layık görmeyen bir Romeo yakarışı; Dantes ise Monte Cristo Kontu Edmond Dantes’in bilinçaltına odaklanıyor. 100 ise benim kişisel çatışmalarım.

“Panayırlar”, duysal olarak daha neşeli, müzik terminolojisine göre majör şarkılardan oluşmuş iki parçalık bir bölüm. Daha eğlenceli bir duyumu ve yer yer alaycı bir yaklaşımı var panayırların. Aşk Eskimez Zamanla, hemen hemen 10 yıl önce, akademiden sevgili dostum Adnan’ın katkılarıyla yazdığım bir şarkı. Yazlık bir aşk şarkısı diyebilirim onun için. Etkisiz Eleman ise çok sesli, çılgın ve inanılmaz neşeli bir çalışma. Büyük bir çatışmayı anlatıyor ve bir çeşit kavga şarkısı.

“Cenaze Marşları” ise ağır, romantik, depresif aşk şarkılarından oluşuyor. Bir terk edenin hikayesini anlatan “Karanlıkta”; yalnızca gitarla çalınıp söylenmiş aşk, martılar ve İstanbul temalı “Beni Bırakma” ve albümün son şarkısı “Sonu Geldi” bu bölümün şarkıları. Cenaze Marşları aslında benim yazarken içimi acıtan, bana bu acıyla karışık bir keyif aldırtan bir tür. Aptal bir mazoşizm hissediyorum bu şarkıları yazarken ve bu durumu anlamaya çalışmak beni fazlasıyla yoruyor.

- Albümdeki tüm sözler ve tüm müzikler size ait ama beraberinde bu yolculukta kimler size eşlik etti, kimlerin desteğini aldınız?

- En başından beri Görkem Çakır davulda, Adnan Yiğit geri vokaller ve şarkı yazımlarında yanımdaydı. Burak Yılmaz albüm gitarlarında yanımdaydı, Kadıköy Müzik Akademisi’nde birlikte çalıştığımız Bakış Üstün sahnede yanımda. Görsel tasarım direktörüm Efe Özler, klip çekiminden albüm kartonetine, fotoğraf dizaynına kadar her işimde yardımıma koştu. Sanırım beni uzun bir süre görmek istemiyordur artık. Onun hakkını zaten ödeyemem. Mustafa Başaran yine kartonet ve fotoğraf tasarımında yanımda oldu. Samet Kaplan, albümün kayıtlarında yanımdaydı. Ahmet Kalabay yine yanımda olan dostlarımdan. Bütün bunların yanında manevi desteklerin kralını yapan, akıl veren, her işime mesai harcayan Merve Kaya’nın hakkını ödeyemem.

- İlk klip olarak ‘’Kahraman’’ı izleyeceğiz. k.iskender’in ‘’Kahramanlar Ölü Doğar’’ isimli kitabından esinlendiğinizi öğreniyoruz bu çalışma için. Bu şarkının ilk klip şarkısı olmasına nasıl karar verildi, nasıl bir klip izleyeceğiz, nasıl bir çalışma süreci oldu adınıza? Bu arada çok büyük bir kahramanınız var mı hayatta :) …

- Bu soruyu çok sevdim işte! Albümdeki en vurucu ve tempolu şarkıların başında ''Kahraman'' geliyordu ve onu seçtik. Kahraman’ın klibi için birçok senaryo ve fikir içinden bir tanesini seçtik. Şarkının kendisi gibi eklektik bir tarza sahip olmalıydı klip de. Biraz ironik, biraz komik... Aynı şarkı gibi. Bütün anılarını bir bavula doldurmuş, terkedilmiş bir adamın; bir iskele kıyısına gelip; anılarını ve en sonunda bavulunu denize fırlatıp onlardan kurtulmaya çalışmasını konu alıyor klip. Ancak anıların denize atılarak kurtulunamayacak şeyler olduğunu mesajlıyor bize. Güzel görüntüler ve hoş objeler kullandık klip için. Zaman kavramından bağımsız, geceli / gündüzlü ve tamamı açık alanda yaklaşık 45 saatte çekildi klip. Temel objelerimiz ise bir bavul ve bir bisikletti. Şu kadarını söyleyebilirim: Bu klipte gökten düşen bir bavul ve bisikletle denize uçan bir adam görecekler insanlar.

Kahraman konusuna gelirsek; ben bir çizgi roman delisiyim. Çocukluğumdan beri, Tommiks vb. İtalyan çizgi romanlarından başlayıp DC, Marvel, Vertigo’ya uzanan çok geniş bir çizgi roman okuma listesi yarattım kendime ve onlarca çizgi romana aboneyim diyebilirim yıllardır. Çocukken bu çok zordu; Türkiye’de çok az şey basılıyor çünkü. Hala daha öyle... Ama şimdi internet, New York’ta dün satışa sunulanı bugün okumamızı sağlıyor. Ben ayda, en az 15 sayı çizgi roman okurum. Düşünün artık kahraman sayımı... Red Kit’ten tutun da Nightwing’e kadar onlarca kahramanım var benim.

 

 

- Sizi takip eden bir kitle var ki çeşitli platformlarda günden güne sayı artıyor ve daha da artacak kuşkusuz. Onlarla ilişkileriniz nasıl, bu albüm onlar tarafından nasıl bekleniyor? Bu arada albümle birlikte konserleriniz de başlayacaktır, nasıl bir sahne izleyecekler sizden?

- Takipçilerimle mümkün mertebe direkt temas kurmaya çalışıyorum. Özellikle Twitter buna olanak sağlıyor. Ancak bazen de hayatın yoğunluğu içinde görmediğim, atladığım, cevap yazamadığım insanlar oluyor ve sonra bana kızıyorlar. İşin o kısmına üzülüyorum bir tek. Yetişebildiğim kadar cevap yazıyorum ama... Bir şeyleri göstermeden konuşmayı sevmiyorum o yüzden sahne ile ilgili vaatler vermeyeyim. Şunu biliyorum ben o sahne üzerinde çok eğleniyorum ve eğlendirmeyi de seviyorum. Genel olarak çok konuşurum, sanırım sahnede de çok konuşacağım. Şarkılardan çok hikaye anlatabilirim gibi geliyor bana çünkü ben hikayeler anlatmak istiyorum. Beni bırakın ve hikayelerimi anlatayım. Derdim günüm bu benim!

- Dünden bugüne özellikle kimleri dinlediniz, hayatınızda çok ayrı bir yerde değerlendirdiğiniz müzisyenler kimler bu anlamda? Bir gün birlikte çalışmayı çok istediğiniz bir müzisyen var mı mesela? Müzikal yolculuğunuzda bir sonraki adım ne olsun istiyorsunuz mesela, yarınlara Ulaş Oral nasıl bir hedef çizerek yaklaşıyor?

MFÖ, Ortaçgil, Kızılok listeye ilk yazacağım insanlar sanırım. Bir şarkı sözü yazarı olarak onları dinlememek ayıp olur zaten. İyi şarkı sözlerini pek müzik tarzı ayırt etmeksizin dinliyorum ben. Gökhan Kırdar’ın 90’larda yaptığı pop ya da trip albümlerini de dinliyorum; iyi bir arabesk şarkıyı da kimi zaman. Kesmeşeker, Murat Köseoğlu, Kumdan Kaleler, Umay Umay gibi isimlerin dönemlerinde yaptıkları güzel müzikleri çok dinledim, çok sevdim. Ama Rock müziğe dair orjinimi sorarsanız biraz eskiciyimdir ben. Müzikoloji okumanın bir doğal getirisi de olabilir bu; her şeyi neden / sonuç ilişkisine göre inceliyorum. Pink Floyd, Led Zeppelin, Eric Clapton, U2 isimlerini etkilendiklerim listesinin başına yazabilirim. Daha sonra cover çaldığım yıllardan mutlaka bana bir şeyler katmış olan Muse, Radiohead, Placebo, Maroon 5 vb. gruplar var ki yıllarca bunları çalmışsam mutlaka etkilenmişimdir diye düşünüyorum. Yine Ön Gençlik yıllarımda çok çok dinlediğim Mavi Sakal, Kargo, Teoman, Şebnem Ferah var ki onlar olmasaydı sanırım bu ülkede bu müziği yapmak çok kolay olmayacaktı.

Herkesin birlikte çalışmak istediği kişiler vardır mutlaka ancak bunu deklare etmek çalıştığım arkadaşlarıma hakaret etmek gibi olur; bu sebepten bu bana kalsın isterim.

Müzikal dertlerimi sorarsanız ben çok arsızım. Yaptığım her şeyden kısa zaman içinde bıkarım. Mesela günün birinde bir müzikal yazmak istiyorum; ya da elektronik müzik albümü yapmak istiyorum ki bu biraz daha yakın sanırım. Her şeyi denenebilir ve yasaklanamaz buluyorum müzik için. Ama tabii benim de kendime göre güzellerim ve çirkinlerim var. Örneğin çok severek dinlediğim bir Tunuslu besteci var Anouar Brahem.  Onun doğu sazlarıyla yaptığı müzik bana bambaşka bir ilham veriyor. Bir çeşit rehabilitasyon hissiyatı... Ancak doğu sazlarıyla yapılmış, günlük hayatta rastlaştığım öyle şeyler var ki cinnete daha bir yaklaştırıyor insanı. Bu benim zevkim. Başkasına göre ise tam tersidir mutlak!

- "Post - Modern Aşk'a Arabesk Altyazılar" isimli bir de kitap yayınladınız ki yazmak sizin bir diğer tutkunuz. Bu ilk kitabınızı biraz dinleyebilir miyiz sizden, nasıl bir aşk yazmak, nasıl bir coşku sizin için? Sanırım önümüzdeki günlerde yeni kitaplarla da buluşturacaksınız bizleri, bu anlamda çalışmalarınız ne durumda peki?

- Yazmak benim asıl derdim! Onu ayıralım. Daha doğrusu anlatmak... Sürekli bir şeyler anlatmalıyım. Şiir daha çetrefilli bir dal bir şeyler anlatmak için ama benim de en sevdiğim o. En çok orada özgürüm. Tamamıyla melodik, akıcı ve delice bir şey şiir. İlk kitabım bir önsöz benim yazı hayatım için. Şiirlerimden oluşan ve bölümlendirilmiş bir çeşit seçki. Yazmayı bitirdiğim bir şiir kitabım daha var; onu zamanı gelince sunacağım. “Peri Masaları” adı. Orta Kat’ta; Revolve, Peri ve Pec arasında geçen bir aşk ve güç savaşının hikayesi Peri Masaları. Genelde şiirimle ilgili zor anlaşılırlıktan şikayet eder insanlar ama ben yazarken tamamen özgür ve kelimelerin havada uçuştuğu, içinde delice bulmacalar barındıran bir şey hayal ediyorum! Bu yüzden şiir yazarken sanat yaptığıma dair inancım daha çok oluyor. Bu bir kendini tatmin; bir çeşit mastürbasyon gibi bir şey. Bunu yapmazsam, kendimi işe yarar hissetmiyorum. Kendimle dövüştüğüm için mecburum.

Bir de yine sırada “2+2=5” isimli, üzerinde çalıştığım bir öykü kitabı var. O, biraz daha kolay; yalnızca hikayelerle dolu bir bütün. Zaten alt metni de bunu ispatlıyor. O, benim “ihtişamsız, naif öyküler kitabı”m... O bitince bir şeyleri yalın anlatmayı da başarabildiğimi ispatlamış olacağım kendime. 

 

 

- Bir de sizin eğitmen yanınız var ki geleceğin müzisyenleri belki de ilk heyecanlarını sizlerle yaşıyor. Buradan şunu da sormadan geçmek istemiyorum, müzisyenliğin tanımı nedir size göre, iyi bir müzisyen olmanın gerek ülkemizde gerek dünyada kriterleri nelerdir, nasıl bir tanım getirebilirsiniz?

- Akademik olarak yaptığım çalışmalarda ve paralelindeki eğitmenliğimde çok mutluyum ve bu işi yapmaktan gerçekten büyük haz duyuyorum. Fakültede ve özel olarak derslere giriyorum, belli bir forsum oluyor, güzel bir titrim oluyor ve bu bana çok artistik bir şeymiş gibi geliyor. Soranlara da “akademisyenim” diyorum. Hoşuma gidiyor. Yani, ben çıkıyorum; anlatıyorum ve bana karşılığında ödeme yapıyorlar. Harika bir iş bu benim için! Ben zaten anlatmak istiyorum. Düşünsenize güzelliğini! Müzik Tarihi alanında hatırı sayılır bir bilgim oluştu ve bu yolda bir çeşit uzmanlığa ulaşmak için çaba sarfediyorum diyelim. Bu konuda ukalalık yapmamaya özen gösteriyorum :)

Müzisyen olmak için gerekli kriterler konusunda da ukalalık yapmak istemem. Ama bence temel olarak bir dünya görüşü, kendince bir güzel anlayışı, zengin bir genel kültür ve onu değerlendirebilecek bir altyapıyı her şeyin önüne koymak gerekir. Müzik okullarındaki öğrencilerin yalnızca enstrümanına yoğunlaşması ve kültür derslerini es geçmesi benim anlamlandıramadığım bir durum.

- Ve son olarak hayatınızın diğer tatlarını öğrenelim istiyorum, diğer renklerini. Müziğin sustuğu yerde nasıl bir portre var karşımızda, nasıl heyecanlar duyarsınız başka hayata, nelerle, kimlerle, nasıl mutlusunuzdur mesela?

- Çok kolay da mutlu olabilirim, kafama bir şey taktıysam çok zor da mutlu olabilirim. Ama öyle ekstra bir durumum yok. Akşam evde dizi izleyerek de mutlu oluyorum ben. Bazen bir diziye / filme takılıp günlerce ondan kareler seyredip mutlu olabilirim. Arkadaşlarımla geçirdiğim vakit beni çok mutlu eder. Aslında son bir kaç senede huylarım değişti. Eskiden yalnız kaldığımda çok mutlu olurdum, artık insan olmadan çevremde pek yapamıyorum. Bir yalnız kalma / yalnız ölme korkusundan doğdu sanırım bu durum. Misafir ağırlamaktan hiç hoşlanmazdım; şimdi onun lüzumsuzca hoşuma giden bir tarafı oldu. Akşamları, iş çıkışı evde yemek yapıp yemeyi seviyorum. Çizgi Romanlardan bahsettim. Onları çok seviyorum mesela. Ancak şehirden uzaklaşmak; sessiz bir yerlerde olmak sanırım son iki yıldır en büyük zevkim benim!

- Albümün yolu çok açık olsun, nicesinde görüşelim diliyorum ve bu keyifli söyleşi için çok teşekkür ediyorum; yeniden görüşmek üzere.

- Çok teşekkür ederim.

 

 

Ulaş Oral - Albüm Teaser

 

Söyleşi : Kadri Karahan / Eylül 2011